Türk Ceza Kanunu’nda Kişisel Verileri Verme, Yayma veya Ele Geçirme Suçu

Türk Ceza Kanunu(TCK) Madde 136  – (1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, (Değişik ibare: 6526 – 21.2.2014 / m.4) “iki yıldan” dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) (Ek: 7188 – 17.10.2019 / m.17) Suçun konusunun, Ceza Muhakemesi Kanununun 236 ncı maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları uyarınca kayda alman beyan ve görüntüler olması durumunda verilecek ceza bir kat artırılır.

Birinci fıkra suçun basit halini göstermektedir. “Kişisel veri” suçun konu unsuru olarak, “hukuka aykırı olarak bir başkasına vermek, yaymak veya ele geçirmek” fiili unsur olarak ve “hapis cezası” da yaptırım unsuru olarak belirlenmektedir. İkinci fıkra suçun nitelikli halini düzenlemektedir. Yargı Paketi kapsamında geçtiğimiz ay yürürlüğe giren bir fıkradır. İkinci fıkrada bahsedilen Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK)’nun 236. maddesinin 5. ve 6. fıkraları ise şu şekildedir; CMK m. 236/5:  “Türk Ceza Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suçlardan mağdur olan çocukların soruşturma evresindeki beyanları, bunlara yönelik hizmet veren merkezlerde Cumhuriyet savcısının nezaretinde uzmanlar aracılığıyla alınır. Mağdur çocuğun beyan ve görüntüleri kayda alınır. Kovuşturma evresinde ise ancak, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından mağdur çocuğun beyanının alınması veya başkaca bir işlem yapılmasında zorunluluk bulunması hâlinde bu işlem, mahkeme veya görevlendireceği naip hâkim tarafından bu merkezlerde uzmanlar aracılığıyla yerine getirilir. Mağdur çocuk yargı çevresi ve mülkî sınırlara bakılmaksızın en yakın merkeze götürülmek suretiyle bu fıkrada belirtilen işlemler yerine getirilir.” CMK m. 236/6: “Türk Ceza Kanununun 102 nci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suçlardan mağdur olanların soruşturma evresindeki beyanları bakımından da beşinci fıkra hükmü uygulanır. Ancak, beyan ve görüntülerin kayda alınmasında mağdurun rızası aranır.”

Burada bir eleştiride bulunmak gerekecektir; örneğin bir cinsel saldırı mağdurunun psikiyatrına olayı anlatırken kayıt yapması konusunda izin verdiği bir ihtimalde, fail söz konusu video kaydını psikiyatrdan ele geçirir ise nitelikli hal olmayacak iken, Savcılık bünyesinde anlatırken çekilen video kayıtlarını ele geçirirse nitelikli hal kapsamında değerlendirilecektir. Bu durumda ceza sürelerinde bir adaletsizlik meydana gelecektir.

Örnek Ankara Bölge Adliye Mahkemesi Kararları:

  • “…Sanığın kendisine ait ve başkaları tarafından da erişilmesi mümkün Facebook isimli sitede, katılan ve müştekinin bilgi ve rızaları olmadan, adı geçenlere ait nüfus bilgileri ile fotoğraflarını kapsayan “evlenme kütüğü” isimli belgeyi yayınlamak biçimindeki eylemi…”(Ankara BAM, 12. CD., E. 2017/3703 K. 2019/1001 T. 2.4.2019)
  • “…Gündelik elbiseler ile çekilmiş fotoğrafın internet ortamında yayınlanması, görüntünün kişisel veri niteliğinde olması nedeniyle TCK 136/1 suçunu oluşturabilirse de, somut olayda suça konu fotoğrafta katılanın sağ omzu ile saçlarının bir kısmının göründüğü, bu hali ile kişisel veri olarak kabul edilemeyeceği…(Ankara BAM, 12. CD., E. 2017/3664 K. 2019/16 T. 9.1.2019)

Bir suç tipinin varoluş sebebi belirlemek için ceza hukukçularının bakacağı ilk şey, korunan hukuki menfaatin ne olduğudur. Söz konusu suçta ise korunan hukuki menfaat: kişisel verilerdir. Kanun koyucunun ilgili 136. maddede neden verme, yayma veya ele geçirme eylemlerini özellikle korumak istediğine değinilebilir. Verme; bir kişiye kişisel verilerin aktarılması, yayma; birden fazla kişiye kişisel verilerin aktarılması, ele geçirme ise failin bu kişisel veriyi kendi hâkimiyet alanına aktarması anlamına gelmektedir. Bu üç seçimlik hareketteki ortak nokta ise aktarımdır. Kanun koyucu, kişisel verileri verilerin aktarımı kapsamında korumak istemektedir çünkü Kişisel Verilerin Korunması Kanunu(KVKK)’nun ve Anayasa m. 23’ün amaçları, bir kişinin kendi maddi ve manevi varlığını serbestçe geliştirebilmek ve kendi kişisel verilerinin geleceğini serbestçe belirleyebilmek için kendi verileri üzerinde bir hâkimiyet alanı kurmaktır. Ancak bu kişisel verilerin yetkisiz üçüncü kişilerin hâkimiyet alanına geçmesi ile ilgili kişi kendi kişisel verileri üzerindeki hâkimiyetini kaybedecektir ve tehlikelere açık hale gelecektir.

KVKK’dan sonra suçun tanımındaki maddi unsurlardan fail unsurunu, KVKK’daki yeni süjelerle birlikte değerlendirmek gerekmektedir. TCK gereği sadece gerçek kişiler fail olabilmekte, tüzel kişiler fail olamamaktadır. Tüzel kişiler aleyhine yalnızca güvenlik tedbirine hükmolunabilmektedir. KVKK kapsamında veri sorumlusu, veri işleyen, veri sorumlusu temsilcisi, irtibat kişisi gibi yeni kişiler ortaya çıktığı için gerek tüzel gerek gerçek kişiler TCK m. 136 çerçevesinde kendi sorumluluklarını merak etmektedirler. Tüzel kişilerin TCK m. 136 kapsamında cezai sorumlulukları yoktur. Şartları taşıyorlarsa tüzel kişiler aleyhine güvenlik tedbirlerine hükmolunabilir. Sadece gerçek kişiler veri sorumlusu, veri işleyen, veri sorumlusu temsilcisi, irtibat kişisi iseler fiili gerçekleştirdiklerinde TCK kapsamında fail olarak değerlendirilebileceklerdir.

Suçun konusu tanım itibari ile kişisel verilerdir. KVKK 2016 tarihinde yürürlüğe girmesine rağmen TCK m. 136 ise 2005 yılından itibaren uygulanmaktadır. Bu sebeple Yargıtay kendi içtihatlarını gerçekleştirmiş durumdadır ve bu içtihatlar Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından sıkı suretle uyulan içtihatlardır. Bu içtihatlarda kişisel veri tanımlamalarına rastlanmaktadır fakat yeknesak bir kişisel veri tanımı mevcut değildir.

TCK m. 134’de Özel Hayatın Gizliliğini İhlal adı altında bir suç vardır ve Yargıtay da belli başlı fiillerde; söz konusu fiili TCK m. 134 kapsamında mı TCK m. 136 kapsamında mı değerlendirmesi gerektiğini tartışmak durumunda kalabilmektedir. Bununla ilgili yerleşik içtihadı ise sadece mağdurun özel hayatına ilişkin bir veriden bahsediliyor ise TCK m. 136 kapsamında bir kişisel verinin olmadığı, TCK m. 134 kapsamında bir kişisel veri olduğu yönündedir. Burada bir tanımlama sorunu mevcuttur. Çözümü oldukça basittir: Tek bir fiilden dolayı hem TCK m. 134 hem de TCK m. 136 oluştuğu takdirde içtima hükümlerine gidilmelidir. Fikri içtima hükümleri uygulanmalıdır ve tek bir fiilden dolayı birden fazla suç oluşmuş ise en ağır cezayı gerektiren hükümden dolayı ceza verilmelidir.

2016 yılı itibari ile yürürlüğe giren KVKK m. 3/1(d); “Kişisel veri: Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi” ile yapılmış olan kişisel veri tanımını kullanmak tanımlama sorununun çözümü olacaktır. Özel nitelikli kişisel veriler bakımından düzenlenmiş bir nitelikli hal söz konusu değildir. Bu nedenle ceza hukuku yargılamasından bulunan süjelerin, özel nitelikli kişisel veri ve genel nitelikli kişisel veri ayrımını bilmesi gerekmektedir. Referans noktası ise yine KVKK m. 6/1’dir.

Suçun fiili unsuru ile ilgili olarak Yargıtay, kişisel veri aktarımının sadece duyu organları vasıtası ile yapılmış olması durumunda TCK m. 136 bakımından suçun oluşmadığını söylemektedir. Örneğin; bir kişiye direkt yüz yüze “Ali adlı kişi şu derneğe üyedir.” demek bu suçu oluşturmayacaktır çünkü yalnızca duyu organları vasıtası ile aktarım yapılmıştır.

Aktarımın coğrafi olarak gerçekleştiği yere göre fiilin hukuka uygun olup olmadığının değerlendirilmesi yapılacaktır. Klasik ceza hukuku görüşü alelade bir değerlendirme yapmaktadır ve bu yeterli olmamaktadır. KVKK m. 5, m. 6 ve m. 28’de hukuka uygunluk sebepleri eklenmiş bir şekilde açık düzenlemeler mevcuttur. Bir aktarımın hukuka aykırı olup olmadığının tespitinde:

  • Aktarılan verinin özel nitelikli ya da genel nitelikli olup olmadığına,
  • Aktarımın yurtiçine mi yoksa yurtdışına mı yapıldığına,
  • Kişisel Verileri Koruma Kanunu kapsamında bir hukuka uygunluk sebebinin olup olmadığına bakılmalıdır.

Örneğin; özel nitelikli bir verinin yurtdışına aktarıldığı düşünülürse, ilgili kişinin açık rızanın alınıp alınmadığına bakılmalıdır. Açık rızanın olduğu veya KVKK m. 6/3’de bulunan hukuka uygunluk sebeplerinden birinin var olduğu kabul edilirse bundan sonra aktarılacak ülkede yeterli korumanın bulunup bulunmadığına bakılmalıdır. Bu ülkelerin listesi yayınlanmış değildir ancak yakında yayınlanacaktır. Bu liste yayınlanmış farz edersek ve güvenli ülkeler listesinde yer almayan bir ülkeye aktarım yapacak ise veri sorumlusu, bu sefer bir taahhütte bulunulmalıdır ve daha sonrasında Kişisel Verileri Koruma Kurumu’ndan izin almalıdır. Görüldüğü üzere, klasik ceza hukuku anlamındaki hukuka uygunluk nedenleri yeterli olmamaktadır ve bu sebeple artık KVKK’da bulunan hukuka uygunluk nedenlerine bakılmalıdır.

Yargıtay manevi unsur olarak kast bakımından, failin hukuka aykırılık bilinci olmadığı zaman kastının olmadığı değerlendirmesinde bulunmaktadır. Fakat bu değerlendirme TCK m. 136 bakımından eksik olacaktır. Fail aldığı bilgilerin kişisel veri olduğunu ve kendi hâkimiyet alanın aldığını bildiği sürece failin kastının olduğu söylenmelidir. Yargıtay’ın amacının failde haksızlık bilincinin oluşmadığına vurgu yapmak olduğu düşünülebilirse de bunun çözümü yine TCK madde 30/4 hata hükümlerinde bulunacaktır.

Yaptırım konusunda, söz konusu fiilde adli süreci gerektiren bir unsur var ise Kişisel Verileri Koruma Kurumu bu fiili incelememektedir ve gerekli ihbarı Savcılığa yapmaktadır.  Kabahatler Kanunu Madde 15/3: “Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.” demek sureti ile hem idari yaptırım hem de TCK kapsamında bir suç olması ihtimalini düzenlemektedir.

“Non bis in idem” ilkesinin söz konusu kanun maddesi kapsamında belli başlı yorumları bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’si kararlarında; Kabahatler Kanunu m. 15/3’ün bazen aşılabileceğini öngörmektedir. TCK’deki hüküm ve Kabahatler Kanunu ile bağlantılı şekilde Kişisel Verileri Koruma Kanunu madde 18’deki kabahatler farklı hukuki menfaatleri koruyor ise tek bir fiilden ötürü hem hapis cezası verilebilir hem de idari para cezası uygulanabilir demektedir.

Söz konusu TCK m. 136 kapsamındaki suç şikâyete tabii değildir; re’sen soruşturulur ve kovuşturulur. Hâlbuki TCK m. 134 Özel Hayatın Gizliliğini İhlal suçu şikâyete tabiidir. Suçun şikâyete tabii olmaması bir takım sıkıntılar doğurmaktadır. Örneğin; bir cinsel saldırı suçu mağdurunun bu olayları anlattığı görüntüleri ele geçirildi ve görüntülerin nerede/kimde olduğuna dair ihbarda bulunuldu. Görüntüler ele geçiren failden alındı ve kopyası olmadığı tespit edilerek ele geçirildi. Cinsel saldırı suçu mağduru bu görüntülerin kovuşturma evresine geçmesini istemeyebilir fakat suç şikâyete tabii olmadığı için burada mağdurun isteğinin bir önemi yoktur ve kendi kişisel görüntüleri istemese dahi mahkeme kalemi, bilirkişi, mahkeme heyeti gibi pek çok kişi tarafından görülmektedir. Bu da aslında kanun maddesinin getiriliş amacına tamamen aykırıdır.

[1] Bu yazı 06.11.2019 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nda gerçekleşen seminer baz alınarak hazırlanmıştır.

Yapay Zekâ Fikri Mülkiyet Haklarına Sahip Olabilir Mi?

 

Yazımızın hukuki boyutuna geçmeden önce yapay zeka kavramından ne anlamamız gerektiğinden bahsedilmelidir. Türkçe sözlükteki tanımı ile “zekâ” kavramı ile ifade edilen husus; “insanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, ahlak, dirayet, zeyreklik, feraset” şeklindedir. Bahsedilen kavramlar, yapay zekâ olarak adlandırılan kavramdaki “zekâ” terimi ile doğrudan bağlantılıdır. Bir yapay zekânın kendisinin 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu (“SMK”) hükümleri çerçevesinde korumaya tabii olup olamayacağı değerlendirmesi yapıldığında, SMK madde 82’ye bakmak gerekecektir. İlgili maddede bilgisayar programlarının patent korumasından yararlanamayacağından bahsedilmiştir. Bilgisayar programları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (“FSEK”) hükümlerince korunmaktadır. Burada “bilgisayar programları” kavramı aslında yazılımları kastetmektedir.

Bir yazılım, bir makine ile birleştirilerek patent korumasından yararlanabilen bir buluşa pek tabii dönüştürülebilir. Eğer bir bilgisayar yazılımı, bir makineye yüklenerek sanayiye uygulanabilir bir buluş ortaya çıkarılırsa, bu buluş patent korumasından yararlanabilecektir.

Yapay zekâ karmaşık problemlerin çözülmesinde hâlihazırda kullanılmaktadır. Yeni ürünlerin ve süreçlerin geliştirilmesinde de yapay zekâdan yararlanılmaktadır. Yapay zekâ sistemleri sıklıkla herhangi bir insanın müdahalesi olmadan edindikleri bilgilerden öğrendikleriyle kendilerini geliştirebilen algoritmalara sahiptirler. Makine öğrenmesi, bir bilgisayarın zeki olması için programlanması ve aynı zamanda o makinenin çevresinden öğrenmesi ve böylelikle performansını zaman içinde geliştirmesi üzerine bir yaklaşımdır. Yapay zekâ altında bulunan bir diğer yaklaşım ise derin öğrenmedir (deep learning). Yapay zekâ kümesinin bir alt kümesi olarak makine öğrenmesi ve onun da bir alt kümesi olarak derin öğrenme gösterilebilir. Derin öğrenme kavramından bahsedilmeden yapay zekâdan bahsetmek anlamsız olacaktır. Derin öğrenme, yapay sinir ağları insan beynindeki biyolojik sinir ağlarından esinlenilen istatistiksel modellerdir. Derin öğrenme belli bir tipteki sinir ağlarını ve ilgili algoritmaları ifade eden bir terimdir.

Derin öğrenme yapay nöron/sinir ağlarının kullanılmasına dayanan bir makine öğrenmesi tekniğidir. İnsan beynindeki sinir hücreleri olan nöronların birbirleriyle iletişiminin yapay olarak taklit edilmesine dayanan derin öğrenme tekniği güçlü bilgisayarlarda uygulanabilmekte, böylelikle daha büyük ve karmaşık problemler çözülebilmektedir.

Patent alanında yapay zekâ yazılımları günümüzde hâlihazırda herhangi bir insan katkısı olmaksızın pek çok alanda buluş yapabilmektedir. Örneğin Hitachi Şirketi’nde çalışan mühendisler Japon hızlı trenlerinin önü için bir burun konisi tasarlayabilecek şekilde bir bilgisayarı programlamıştır. Başka bir örnek Covid-19 nedeniyle geliştirilen bir yapay zekâdır. Bu yapay zeka, hastaların bilgisayarlı tomografi sonuçlarını incelemekte ve hafızasındaki bilgileri kullanarak verileri analiz etmektedir. Akciğerde hasar varsa bu hasara korona virüsün yol açıp açmadığının tespitini de yapabilmektedir. Bir diğer örnek olan BlueDot’a ait yapay zekâ, Dünya Sağlık Örgütü ya da Hastalık Kontrol Merkezlerinden günler önce korona virüs tehdidine yönelik uyarılarda bulunmuştur. Yapay zekâ ve fikri mülkiyet hukuku ilişkisine gelindiğinde, fikri mülkiyet hukukuyla ilgili mevzuatların insan zekâsının ürünlerinin korunması amacıyla hazırlandığı görülecektir. Tüm dünyadaki bu alana ilişkin mevzuatlara bakıldığında görülecektir ki bu mevzuatlar makineler düşünülerek hazırlanmamıştır. Mevzuatlarda veya içtihatlarda düzenlenmemelerinden dolayı, bir yapay zekânın ortaya çıkardığı bir ürün olduğunda, bu ürünün fikri mülkiyet hakkının kime ait olacağı ya da bu üründen doğan zararların kim tarafından karşılanacağı gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bir dip not ekleyelim; bir yapay zekâ derin öğrenme metodu ile üretildikten sonra yapay zekânın ne üreteceği ya da ne öğreneceğini inşa eden insan da dâhil herhangi biri tarafından kontrol edilememektedir. Bir örnekle açıklarsak, bir insan tarafından yaratılan bir yapay zekâ tarafından hiçbir müdahale olmadan otonom bir araç tasarlandığını ve bu aracın trafiğe çıktığını farz edelim. Bu aracın patent, marka gibi fikri mülkiyet haklarının kime ait olacağı belirsizdir. Bu aracın bir kaza yapması durumunda zararı kimin karşılayacağı veya cezai yaptırımla kimin muhatap olacağı da belirsizdir.

Yapay zekâların ortaya çıkardıkları ürünlerin haklarının kime ait olması gerektiği, bu ürünlerden doğan bir zarar ortaya çıkarsa zararın kim tarafından ve nasıl karşılanacağı sorunlarına ilişkin çözüm üreten 4 yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlar aşağıda açıklanmıştır.

  • Yapay Zekâ Sistemlerine Sahip Olan Kişinin Fikri Mülkiyet Haklarına da Sahip Olması Yaklaşımı

SMK madde 3’te bu kanunun sağladığı haklardan yararlanacak kişilerden söz edilmektedir. Böylece SMK’da yer alan fikri ürünlerin korunmasından yararlanabilmenin ilk şartı olarak Medeni Kanun anlamında “kişi” olmak gerekmektedir. Bu anlamda günümüzdeki şartlarda yapay zekâlara böyle bir hak verilememektedir. Üstelik yapay zekânın doğrudan fikri hak sahibi olması bu hakkın ihlali halindeki hukuki koruma mekanizmalarının nasıl işletileceği veya mevcut yasalarımızdaki sadece Medeni Kanun kapsamındaki kişilerin bu hakka sahip olabileceği hükümlerinin yeniden ele alınmasını gerektirecektir.

İleride yapay zekâ sistemlerine hukuki kişilik atfedilmesi halinde en azından ticaret hukukundaki perdeyi aralama doktrininin yasal bir hüküm olarak yer alması, gerçek kişilerin haksız ve kötü niyetli işlerinin önüne geçilmesi açısından önemlidir.

  • Yapay Zekâ Sistemlerine Sahip Olan Kişinin Fikri Mülkiyet Haklarına da Sahip Olması Yaklaşımı

Bu yaklaşıma göre ise yapay zekâ sistemleri tarafından ortaya çıkarılan buluşların veya fikir ürünlerinin haklarının sahibi, bu sisteme sahip olan gerçek veya tüzel kişiler olmalıdır. Bu yaklaşımın avantajı fikri mülkiyet haklarının korunabilmesinin mevcut kurallarda çok daha az değişiklik gerektirecek şekilde çözülebilmesidir. Dezavantajı ise toplumsal/ekonomik/politik açıdan kazandıkları güç ile neredeyse devletleşen teknoloji şirketleri himayesinde geliştirilen güçlü yapay zekâların yarattığı eser veya buluşların fikri hakları ile giderek tekelleşmesi riskidir. Devletlerin sadece kanun üzerinde kalsa da toplumsal yükümlülükleri varken, özel şirketlerin kamusal yükümlülükleri oldukça sınırlıdır. Yapay zekâ ürünü olan fikir ürünlerinin haklarının bu teknolojileri elinde bulunduranlara atfedilmesi halinde teknoloji ve bilginin belirli ülkelerde ve hatta belirli şirketlerde toplanması ve bunun sonucunda ise sosyal ve ekonomik sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu sorunların aşılması için yapay zekâlara belirli “etik değerler” verilmesi ve bu değerler ile çalışmalarının sağlanması önerilmektedir. Fakat bu değerlerin ne olacağı ve kim tarafından belirleneceği ise bir başka tartışma konusudur.

  • Kamuya Mal Etme Yaklaşımı

Yapay zekâ yazılımını tasarlayan ile son kullanıcının her ikisinin de yapay zekâ sisteminin eser yaratmasında etkisi var ise ve bu etki birbirinden ayrılamıyorsa ortaya çıkan eserin sahipsiz olarak kabul edilmesi gerektiği ve kamunun malı olarak değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu yaklaşıma güzel bir örnek, 1962 yılında Volvo’da çalışırken üç noktalı emniyet kemerini bulan Nils Bohlin’in potansiyel kârdan vazgeçerek buluşunun patentini insan hayatını kurtarması için tüm otomobil şirketlerinin kullanımı için kamuya açmasıdır. Bu yaklaşım, geliştirdiği yapay zekâ sisteminden kâr edemeyeceği bilerek, insanların bu sistemleri oluşturacak yazılımları yazmalarının çok pratik görünmemesi sebebiyle gerçekçi bulunmamaktadır.

  • Yapay Zekâ Sistemlerine Sahip Olan Kişinin Fikri Mülkiyet Haklarına da Sahip Olması Yaklaşımı

Bir diğer ve oldukça yenilikçi bir yaklaşıma göre ise yapay zekâ sistemlerine tüzel kişiliğe benzeyen bir “elektronik kişilik” verilmesi, aynı şekilde yine bu sistemlere özel bir sigorta sistemi geliştirilmesi ve yapay zekânın elektronik kişilik altında hak ve borç sahibi olabilmesi yaklaşımıdır. Bu yaklaşımı yukarıda verdiğimiz otonom araba tasarlayan yapay zekâ sistemine uygulayalım. Bu durumda, yapay zekâ bu ürettiği otonom aracın fikri haklarına sahip olacak ve bu haklardan bir gelir elde edecektir. Bu gelir yapay zekâ sistemine ait elektronik kişilik bünyesinde toplanacaktır. Yapay zekânın ürettiği bu buluş nedeniyle maddi bir zarar ortaya çıktığında bu zarar yapay zekâ sistemine ait bu hesaptan karşılanacak ya da özel geliştirilen sigorta sisteminden ödenecektir. Cezai sorumluluğu için ise tüzel kişilere uygulanan özel güvenlik tedbirlere benzer düzenlemeler yapılacak ve bu durumda da yine yapay zekâ sisteminin elektronik kişiliği sorumlu olacaktır.

[1] Bu makale 14 Nisan 2020 tarihinde İzmir Barosu tarafından yapılan, konuşmacı Av. Alper Tunga

Detaylı Okuma Yapmak İsteyenler İçin:

Demiralp’ın seminerinden alınan notlarla hazırlanmıştır. Seminerin YouTube yayınına ulaşmak için tıklayınız.